Polonya’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIBA U20 Avrupa Şampiyonası‘na madalya hedefi ile gelen Türkiye, maalesef turnuvayı 14. sırada tamamlayarak tarihinde ilk kez bu yaş grubunda B ligine düşmüş oldu!
Çoğunluğu 2004 jenarasyonundan oluşan bu kadro, daha önce hem Avrupa ikinciliği (2022) elde etmiş hem de ABD’yi yenerek Dünya üçüncüsü (2023) olmuştu! Evet yanlış okumadınız Dünya üçüncüsü…
Peki şampiyonanın ilk kez düzenlediği 1992 yılından bu yana aldığımız bu en kötü dereceyi nasıl açıklayabiliriz?
Öncelikle şunu hemen belirteyim, bu kötü performansın sorumlusunu direkt olarak oyunclarımıza yıkıp genç arkadaşlarımızı üzmek istemem ki TBF’yi de tek başına suçlu ya da hatalı kabul etmek mantıksızlıktan öteye gidemez…
Bu başarısızlığın altında yatan bir çok neden var ve biz bunu belki ilk kez yaşıyoruz ama aslında uzun yıllardır alt yapılarda başarı gelse de bunu bir türlü A takım seviyesine taşıyamadığımız gerçeği var karşımızda. Bunun nedenini irderlersek konuya çözüm bulabiliriz belki… Nitekim U20 seviyesi artık bir altyapıdan çok A milli takımın ikinci takımı olarak nitelendirilmelidir.
Biz yıllardır 17-18 yaşına kadar bulduğumuz, yetiştirdiğimiz yeteneklerle iyi işler yaptık ama bunları bir üst seviyeye çıkaramadık. Çünkü altyapılarda antrenörlerin oyuncular üstündeki etkisi hayli büyük, onların zoruyla, itmesiyle özel yetenekler çalışarak bir yere gelebiliyorlar. Ama artık 19-20 yaşına gelindiğinde bu oyuncular kulüplerinde de A takım seviyesine çıkıyorlar ve tam anlamıyla sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Çünkü maalesef altyapılarda antrentörlerin zoruyla, korkusuyla çalışan, yeteneğine gereksiz yere güvenen oyuncularımız A takım seviyesinde böyle kendileriyle ilgilenen kişiler olmayınca boşluğa düşüyorlar. Burada da menajerler ve hatta zaman zaman aşırı hırslı veliler devreye giriyorlar…
İki taraf da oyuncunun geleceğini düşünmek yerine kontrat ya da büyük takımda oynama apoleti sevdasıyla gençleri yanlış yönlendiriyorlar. Turnuvada başarılı olan ülkelerin tamamında takımın kilit oyuncuların alt liglerde de olsa takımlarında süre ve sorumluluk almaya başladıklarını gördük. Yok eğer Avrupa’da bunu yapamıyorlarsa NCAA yolunu tuttuklarını bile gördük. Fakat bizde maalesef yıllardır gereksiz yabancı kuralları, sınırlamalar nedeniyle bu gençler süre almayacakları halde kadrodaki yerli oyuncu kontenjanını doldurmak için çoğu hakettiklerinden fazla ve erken kontratlarla BSL kulüplerinde yer aldılar… Dediğim gibi burada isim vererek genç oyuncularımızı rencide etmek istemiyorum ya da tabi tüm milli takım oyuncularımızı kastetmiyorum ama bir çoğunun hikayesi bu şekilde…
Hatırlayın koç Obradovic’in, koç Ataman’ın ve koç Alimpijevic’in yakın zamanda Türk oyuncular hakkında yaptıkları açıklamaları… Yabancı oyuncuların kendilerinin salon açtırıp şut antrenmanı ya da bireysel çalışmalar yaptıklarını, maalesef bizim oyuncularımızı özel antrenmalara zorla çağırdıklarını, çoğunun da hafif sakatlıkları bahane ederek gelmediklerini belirtmişlerdi. Pasaporta bakmayan ve kariyerleri boyunca başarılı oyuncuları yaşı ne olursa olsun sahaya süren bu koçlardan bile bunları duyuyorsak iğneyi biraz kendimize batırmalıyız artık.
Şimdi gelelim yeni kurala… Evet bu kural sayesinde yerli oyuncular daha fazla süre daha da önemlisi sorumluluk alacaklar. Sahada her zaman bir Türk oyuncunun olacak olması maçın kritik anlarında da sahada havayı soluyup, hata ya da katkı vererek maçın sonucuna direkt etki edecekleri anlamına geliyor. Geçtiğimiz sezonlarda kadroda havlu sallayan, fark açılınca ya da maçın kritik olmayan anlarında sahneye çıkan o kadar çok Türk oyuncu vardı ki…
Analiz: Yeni Yabancı Kuralının Yerli Oyuncular Üzerindeki Etkisi
Görev artık BSL kulüplerimize düşüyor. Ellerinde 7 yabancılı bir kadro kurma şansları var. Bu da demek oluyor ki 5 Türk oyuncu olacak maç kadrosunda. Yani gerçekten kullanmayacakları, süre vermeyecekleri isimleri büyük kontratlar vererek elde tutmak zorunda değiller. Tabi bu oyuncularımızın da ligden bağımsız süre ve sorumluluk alacakları takımlara gitmeleri kritik olacak. TBL hatta TB2L, Adriyatik Ligi, NCAA gibi bir çok örnek yol haritası var. Çünkü 17-18 yaş grubundan sonra A takıma geçiş sürecinde oyuncularımız gelişimlerini maalesef tamamlayamıyorlar. En net örneği Melih Tunca’dan verebiliriz, bireysel anlamda takımımızın en iyisiydi bu turnuvada ama Efes’in kadrosunda yer alıyor. Evet koç Mijatovic ona BSL maçlarında süreler verecektir ama neden onu kiralamıyor bir TBL hatta daha alt kalibre bir BSL takımına…
Dediğim gibi konu TBF değil burada… Kulüplerimiz, oyuncular, menajerler ve hatta velilerden oluşan geniş bir çember var. Bu çemberde herkes oyuncuların gelişimi için düşünmeye başlarsa ilerleyebiliriz. Aksi durumda ego savaşları, kontrat kazanımları ve “yetenekliyim, ben oldum ve çalışmaya gerek yok.” bakış açısıyla çok turnuvada yeniliriz ve daha da önemlisi alt yapılarda yıldızlaşan, A takım seviyesine gelemeden sönen çok oyuncu görürüz…
